Bugün sizlerle, son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla konuşulan epigenetik kavramı ile aile dizimi çalışmalarında sıklıkla karşılaştığımız nesiller arası aktarım temasının nasıl bir ortak zeminde buluştuğundan bahsetmek istiyorum.
Uzun yıllar boyunca bilimde hâkim olan görüş şuydu: Genetik mirasımız, yani DNA’mız, kaderimizi büyük ölçüde belirler. Ancak epigenetik araştırmalar bize şunu göstermeye başladı: Genler değişmeden de, genlerin nasıl çalıştığı değişebiliyor.
Epigenetik, en basit haliyle, çevresel koşulların, yaşantıların ve stres faktörlerinin genlerin açılıp kapanma biçimini etkilemesini inceler. Yani hangi genin ne zaman aktif olacağı, yalnızca DNA dizisine değil; yaşadığımız hayata da bağlıdır. Bu alandaki önemli isimlerden biri olan Michael Meaney, özellikle erken dönem bakım deneyimlerinin
stresle ilişkili genler üzerindeki etkisini göstermiştir. Anne bakımının niteliği değiştiğinde, yavrunun stres yanıt sistemi de epigenetik düzeyde değişmektedir.
Bir diğer önemli çalışma alanı ise travma ve nesiller arası aktarım üzerinedir.
Rachel Yehuda, Holokost’tan sağ kalan bireyler ve onların çocukları üzerinde yaptığı araştırmalarda, travmaya maruz kalan ebeveynlerin çocuklarında stres hormonlarıyla ilişkili genlerde epigenetik değişiklikler saptamıştır.
Bu noktada çok kritik bir ayrım yapmak gerekiyor: Burada bahsedilen şey, “travmanın birebir aktarılması” değildir.
Aktarılan, daha çok bedenin stresle ilişki kurma biçimi, yani fizyolojik bir hassasiyet örüntüsüdür.
Şimdi buradan aile dizimi sistematiğine doğru bakalım.
Aile dizimi çalışmalarında sıkça karşılaştığımız bir olgu vardır: Kişi, kendi yaşam öyküsüyle doğrudan açıklayamadığı duygular, tepkiler ya da tekrar eden ilişki örüntüleri taşır.
“Bu bana ait değil gibi” hissi, bu çalışmalarda çok tanıdıktır. Epigenetik perspektiften baktığımızda, bu tür deneyimlerin yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda biyolojik bir hafıza zemini de olabileceğini görüyoruz.
Aile dizimi, bu biyolojik mekanizmayı ölçmez ya da analiz etmez; ancak sistemik düzeyde görünür kılar.
Yani kişi, ailesinin hikâyesiyle temas ettiğinde, bedensel ve duygusal düzeyde bir farkındalık yaşar.
Bu noktada sıkça adı geçen bir diğer isim Bruce Lipton’dır. Lipton, çevresel koşulların hücresel düzeyde gen ifadesini nasıl etkilediğini vurgulayarak, algı, stres ve inanç sistemlerinin biyolojiyle ilişkisine dikkat çeker.
Bilimsel olarak bildiğimiz şu: Epigenetik işaretler kalıcı olmak zorunda değildir. Bazıları yaşam boyunca değişebilir.
Bu da bize, farkındalık, güvenli ilişki ve düzenleyici deneyimlerin önemli bir iyileştirici potansiyele sahip olduğunu gösterir. Aile dizimi çalışmalarını bu çerçevede düşündüğümüzde, asıl değerli olan şey; kişinin ailesel bağlamını yargısız bir şekilde görmesi, ait olduğu sistemi tanıması ve yük taşıdığı yerlerle arasına sağlıklı bir mesafe koyabilmesidir.
Özetle, epigenetik bize şunu söylüyor: Geçmiş yalnızca bir hikâye değil; bedende iz bırakan bir süreçtir.
Aile dizimi sistematiği ise, bu izlerle bilinç düzeyinde temas edebilmek için bir alan açar.
Bilim ve sistemik çalışmalar burada aynı cümlede buluşuyor:
Geçmiş değişmez; ama geçmişle kurduğumuz ilişki değişebilir.





