Bilim - arzuprema.com https://arzuprema.com/blog/category/bilim/ Arzu Prema Mon, 12 Jul 2021 18:06:31 +0000 tr hourly 1 195850504 Şükür Günlüğü Tutmak Neden Önemli? https://arzuprema.com/blog/sukur-gunlugu-tutmak-neden-onemli/ https://arzuprema.com/blog/sukur-gunlugu-tutmak-neden-onemli/#respond Mon, 12 Jul 2021 16:05:52 +0000 https://www.premawellbeing.com/?p=19074 arzuprema.com
Şükür Günlüğü Tutmak Neden Önemli?

Şükür Günlüğü Tutmak Minnettarlık, en çok arzu ettiğimiz niteliklerde olduğu gibi uygulamaya dayalı bir yetenektir. Yani sadece minnettar olmaya karar vermek genellikle yeterli değildir – hayatımızdaki yerini sağlamlaştırmak için onu aktif olarak uygulamalıyız. Minnettarlığın doğal iyiliğinin yanı sıra bu kadar arzu edilen bir nitelik olmasının birçok nedeni vardır. Günlük şükür eylemleri yapmak sağlığınız ve mutluluğunuz üzerinde […]

Şükür Günlüğü Tutmak Neden Önemli?
Arzu Prema

]]>
arzuprema.com
Şükür Günlüğü Tutmak Neden Önemli?

İçsel dönüşüm çalışmalarınızda büyük ilerleme kaydetmenize yardımcı olacağına inandığımız aşağıdaki çalışmayı incelemek isteyeceğinizi düşündük.

öz şefkat günlüğü

8 Aşamalı Dönüşüm Programı
hemen al

Şükür Günlüğü Tutmak Neden Önemli?
Arzu Prema

]]>
https://arzuprema.com/blog/sukur-gunlugu-tutmak-neden-onemli/feed/ 0 19074
Dua ve Morfik Alan Teorisi https://arzuprema.com/blog/dua-ve-morfik-alan-teorisi/ https://arzuprema.com/blog/dua-ve-morfik-alan-teorisi/#respond Tue, 06 Jul 2021 01:40:53 +0000 https://www.premawellbeing.com/?p=19027 arzuprema.com
Dua ve Morfik Alan Teorisi

Rupert Sheldrake   Eski zamanlardan beri, yaşayanlar ve ölüler için duanın etkinliğine dair güçlü ve yaygın bir inanç, bilincin fiziksel bedenle sınırlı olmadığı fikrini pekiştirir. Duaların ölü atalara bir şekilde yardım edebileceği (veya onlardan yardım çağırabileceği) inancını paylaşmakla kalmaz, aynı zamanda tarih boyunca birçok kültür duanın yaşayanların fiziksel koşullarında değişiklikler meydana getirebileceğine inanmıştır. Dua fiziksel dünyadaki […]

Dua ve Morfik Alan Teorisi
Arzu Prema

]]>
arzuprema.com
Dua ve Morfik Alan Teorisi

Dua ve Morfik Alan Teorisi
Arzu Prema

]]>
https://arzuprema.com/blog/dua-ve-morfik-alan-teorisi/feed/ 0 19027
Mantra Bilimi https://arzuprema.com/blog/mantra-bilimi/ https://arzuprema.com/blog/mantra-bilimi/#respond Fri, 24 Jul 2020 02:08:29 +0000 https://premawellbeing.com/?p=7273 arzuprema.com
Mantra Bilimi

SES TİTREŞİMLERİ VE MANTRA BİLİMİ Mantra, zihnin yaratımı ses yoluyla ifade etmesidir. Man = zihin, Trang = dalga veya ifade anlamındadır. Mantra bilimi, sesin çakralar ve insan ruhu üzerinde kesin ve öngörülebilir etkiye sahip, özel bir formu ve planı olan enerji biçimi olduğu bilgisine dayanmaktadır. Mantralar, fiziksel ve metafizik yasalara göre zihnin ve beynin kimyasını […]

Mantra Bilimi
Arzu Prema

]]>
arzuprema.com
Mantra Bilimi

SES TİTREŞİMLERİ VE MANTRA BİLİMİ

Mantra, zihnin yaratımı ses yoluyla ifade etmesidir. Man = zihin, Trang = dalga veya ifade anlamındadır. Mantra bilimi, sesin çakralar ve insan ruhu üzerinde kesin ve öngörülebilir etkiye sahip, özel bir formu ve planı olan enerji biçimi olduğu bilgisine dayanmaktadır.

Mantralar, fiziksel ve metafizik yasalara göre zihnin ve beynin kimyasını değiştiren formüllerdir. Bir mantranın gücü sesin titreşimine bağlıdır. Kundalini Yoga’da kullanılan mantralar, anlamları ve ritmik tekrarları ile bilinci yükseltir veya değiştirir. Bir mantrayı nefese bağlamak faydalıdır.

Naam, Titreşimsel kimlik demektir. Yaydığımız titreşim kim olduğumuzu belirleyen etkiye sahiptir.

Naad, Tüm varolan sesin özü tohumudur. Sonsuz’un deneyimlenebileceği titreşimsel harmonidir.

Naad Yoga, Naad bilimi, ses titreşimlerinin beden, zihin ve ruhu dilin, ağzın ve beyindeki kimyasalların değişmesiyle nasıl etkilediğine dayanmaktadır.

Shabd, gerçeklik algımızı bozan egodan özgürleşerek öz benlik algımızın gelişmesini sağlayan ses akımı veya titreşimdir.

Shabd Guru, Naad’ın gücüyle bilincimizi doğrudan değiştiren kuantum ses teknolojisidir. Shabd Guru, egonun daralmalarını ve çarpıklıklarını ortadan kaldıran özel bir ses akımı olarak kabul edilir.

Siri Guru Granth Shib, Guru’nun, zihin / beden bilgisayarımızı Sonsuz ile rezonansa sokacak şekilde programlamamızı sağlayan kodlanmış bir formudur. Kelimenin tam anlamıyla ses akımının içsel bilgeliğinin somutlaşmış halidir.

Sesin Doğasına Dair

“Evrenin her bir elementi bize ışık, ses ve enerji olarak tezahür eden sürekli bir titreşim halindedir. İnsan duyuları sonsuz titreşim aralığının sadece bir kısmını algılar, bu yüzden Kutsal Kitaplarda yazılanları anlamak zordur çünkü aslında tüm yaratılışın altında yatan ve sonsuz titreşimin ifadesidir. Kişi kendi bilincini bir mantra kullanarak bütünlüğün farkındalığına uyumlayabilir. Yaratımın kök sesiyle veya ses akımıyla orantılı olarak, kişinin tüm titreşim spektrumuna olan duyarlılığı genişletilebilir tıpkı telli bir enstrümanda nota basmak gibi.

Evren Bir Enerji Denizidir

Bizler bir enerji denizi içine yaşıyoruz ve enerji titreşmektedir. Yaratılıştaki her şey titreşiyor. Görünüşte sağlam olan cansız nesneler dahi sürekli titreşir, sadece hareketli nesnelere göre daha yavaş veya daha düşük bir frekansta titreşir. Bazı titreşimler duyulabilir; tıpkı kulaklarımızla duyabileceğimiz sesler gibi. Düşünceler sessiz ve elektromanyetik titreşimlerdir. 

Dinlediğimiz ve konuştuğumuz titreşim frekansının aralığı kısaldıkça ve eterik kalitesi yükseldikçe kendi titreşim frekansımız o kadar artar. Kendi titreşimimizi yükseltmek, bizi evrenin orijinal yaratıcılığı olan herkesin en yüksek titreşimi olan Tanrı’yı deneyimlemeye ve birleştirmeye yakınlaştırır. Tüm evren ses üzerine, titreşim üzerine inşa edilmiştir. Şiirsel olarak ifade etmek gerekirse: Tanrı konuştu ve dünya oluştu. Daha doğrusu, Tanrı titreşti ve tüm evrenler ve dünyalar, güneş sistemleri, okyanuslar, topraklar ve gökyüzü ve bunlarda yaşayan varlıkların tohumları ortaya çıktı. 

Evrendeki her şeye karşılık gelen bir titreşim frekansı vardır. Belirli bir ses kombinasyonunu titreştirerek, çeşitli zeka veya bilinç seviyelerine geçersiniz. Durumlar, kişiler ve olaylar gönderdiğiniz sinyallere yanıt verir. Bir mantranın titreşim frekansı, titreştiğiniz her şeyi size çeker.

Mantra Seslendirmek/Çent Etmek

Sessizce veya yüksek sesle mantraları seslendirmek /çent etmek, zihni kontrol etmek ve yönlendirmek için bilinçli bir yöntemdir. Mutluluk, üzüntü, sevinç ve pişmanlık zihindeki titreşim frekanslarıdır. Onlara tutum ya da inanç deyin, ama temelde, bunlar titreşim frekansları ya da düşünce dalgalarıdır. Bunlar zihnimizin kullandığı program türünü belirlerler. Seçtiğimiz senaryo, titreşimimizi, nasıl hissettiğimizi ve başkalarına ne yansıttığımızı tanımlar. İstediğimiz zaman seçme hakkımızı kullanabiliriz.

Konuştuğumuz her kelimeyle ve hatta düşündüğümüz her kelimeyle yaratıyoruz. Bir mantrayı zikrettiğimizde, o hecelerde bulunan pozitif gücü çağırmayı seçiyoruz. Refah, gönül rahatlığı, sezgi artışı veya mantraların doğasında var olan diğer olası faydalardan herhangi biri için olsun, sadece onları söyleyerek, etkili olacak titreşimleri harekete geçiriyoruz. Seslerin anlamını anlamamız veya anlamamamız önemli değildir.

(Kaynak:Kundalini Yoga: Shakti Parwha Kaur Khalsa/Sonsuz Gücün Akışı)

Mantra Bilimi
Arzu Prema

]]>
https://arzuprema.com/blog/mantra-bilimi/feed/ 0 7273
Morfogenetik Alanlar https://arzuprema.com/blog/morfogenetik-alanlar/ https://arzuprema.com/blog/morfogenetik-alanlar/#respond Sun, 19 Jul 2020 04:03:25 +0000 https://premawellbeing.com/?p=6329 arzuprema.com
Morfogenetik Alanlar

MORFOGENETİK ALANLAR Çağdaş psikiyatrinin babası olan Carl Gustav Jung, anlamlı rastlantıları açıklayabilmek için eşzamanlılık teorisini ortaya koymuştu. Ona göre kendisini deneyimleyen bireyler bir psikolojik sürece giriyor ve bu bağlantıları farkında olmadan fakat kendi bilinçleriyle yaratıyorlardı. Fikirlerinin vaftiz babası olarak gördüğü Schopenhauer’dan oldukça etkilenmiş olan Jung, tesadüf diye bir şeyin varlığını reddetmeye kesin kararlıydı. Eşzamanlılık bir bakıma […]

Morfogenetik Alanlar
Arzu Prema

]]>
arzuprema.com
Morfogenetik Alanlar

MORFOGENETİK ALANLAR
 
Çağdaş psikiyatrinin babası olan Carl Gustav Jung, anlamlı rastlantıları açıklayabilmek için eşzamanlılık teorisini ortaya koymuştu. Ona göre kendisini deneyimleyen bireyler bir psikolojik sürece giriyor ve bu bağlantıları farkında olmadan fakat kendi bilinçleriyle yaratıyorlardı. Fikirlerinin vaftiz babası olarak gördüğü Schopenhauer’dan oldukça etkilenmiş olan Jung, tesadüf diye bir şeyin varlığını reddetmeye kesin kararlıydı. Eşzamanlılık bir bakıma evrensel bir yardım kurumu gibi çalışıyor, bireyin yürüyeceği yolları belirleyen olumlu işaretler veriyordu.
 
O zamanlarda kuantum sıçramaya henüz maruz kalmamış olan fizik, Descartes geometrisinin üç boyutlu uzayında tamamen sabit ve sarsılmaz görünüyordu. Fakat birkaç yıl içinde bilim dünyası temellerinden sarsıldı, işgal ettiğimiz uzay eğilip büküldü ve hatta ‘kurtçuk delikleri’ ile doldu. Kuantum fiziğinin ortaya çıkışıyla birlikte, fizikçi Wolfrang Pauli ile gerçekleştirdiği çalışmaları sonucunda Jung, eşzamanlılık adını verdiği bu rastlantıların bilinç ve maddeyi kapsayan fenomenler olduğunu açıklamaya koyuldu. Özetle aradığı, bilimin sırtını döndüğü telepati, sezgi, öngörü gibi parapsikolojik durumların mantıklı açıklamasıydı.

1920′lerde Albert Einstein ile yediği bir akşam yemeği esnasında aklına birden ‘eşzamanlılık’ fikrinin geldiği söylenir. Belki de benzer fenomenlerin cevaplarını dış evrende arayan Einstein’la birlikteyken bunu bulmuş olması yine bir ‘anlamlı tesadüf’ olabilir. Kendilerine meydan okuyan en yüksek zirveye tırmanmaya kalkışmış olan bu iki adam, aslında aynı soruya farklı açılardan yaklaşmayı seçmişlerdi. Yemek masasındaki Jung ve Einstein görüntüsünü biraz karikatürize edecek olursak, Jung’ın kafasının üzerinde 220 voltluk bir ampülün bir anda ‘çling’ diye yandığını ve nedensellikten bağımsız olan kuantum bağlantıları farkettiğini söyleyebiliriz. Özetle, fiziğin de benzer sorular sorduğunu anlayan Jung, kuantum mekaniğinin temelini oluşturan olasılık faktöründen çok etkilemişti. Belki o zamanlar bu teorileri bilim dünyasında ciddiye alınmamış olabilir ancak günümüzde kuantum fiziğinin vardığı noktada kozmos ve insan bilinci arasında çok güçlü bağlar olduğunu farkeden bilim adamları Jung’ın eşzamanlılık görüşünü yeniden gözden geçirmeye başladılar.
Psişik varlığımızın en azından bir parçasının, uzay ve zamanın rölativitesi tarafından tanımlandığına ınanıyorum. Bu rölativite, öyle görünüyor ki, bilince olan mesafeyle orantılı olarak, bir mutlak zamansızlık ve uzaysızlık durumuna kadar artmaktadır. Eşzamanlılık, psişik ve psikofiziksel olaylar arasındaki zaman ve anlamın paralelliğini düzenler. Bilimsel bilgi şu ana kadar bunları ortak bir prensibe indirgeyememiştir. – Carl Gustav Jung

Kuantum fiziğinin kurucularından olan Niels Bohr’a göre, bir atomaltı parçacığı gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. O yıllarda henüz çok acemi olan bu yeni fiziğin tuttuğu yoldan hiç memnun olmayan Einstein, Bohr’un görüşüne özellikle karşı çıkıyordu. Çünkü bu fikir kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atom altı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu. Einstein ise böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu. Bu durum günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya da kısaca EPR paradoks olarak bilinir. EPR paradoksa göre; evrende A alanında yaşanan bir durum, B alanında da yansıma yaratıyor fakat bunun nedeni bilinmiyordu. Yani Bohr’un açtığı kapıdan geçmeyi reddeden Einstein, bu paradoksa farklı bir yaklaşım arıyordu. Daha sonra Heisenberg gelerek her şeyi daha da karmaşık bir yapıya taşıdı -ki günümüzde EPR paradoksun içinden bir türlü çıkamayan kuantum fiziği tekrar Bohr’un evren algısına dönme yaklaşımı sergilemeye başlamıştır.

İkinci nesil kuantum fizikçilerinden olan David Bohm ise ‘Holografik Düzen’ adlı teorisini ortaya koyarak, Jung’ın nedensellikten tamamen bağımsız olan eşzamanlılık görüşünün evrenin bütününde var olduğunu söylüyordu. Kozmik boyutlarda ele alınan Bohm teorisine göre; bir gezegen, bir canlı organizma veya bir atomda, evrendeki tüm bilgi küçültülmüş bir versiyonuyla bulunmaktaydı. Modern bilim için alışılmışın çok dışında olan bu düşünce, aslında tasavvuf felsefesinin de, Mısır Hermetizmi’nin de temellerini oluşturuyordu. Hermetik bilgiler “Yukarıda ne varsa, aşağıda da aynısı var” der.
Benzer bir algıyla, Nietzsche de gerçeğin dairesel olduğunu söylüyor ve makrokozmos ile mikrokozmosun birbirine karşılıklı bağlı olduğunu anlatıyordu. O, bu iki terimi dünya ve insan olarak kullanmıştı ama günümüzde mikro sınırlarımız atomaltı parçacıklara, makro sınırlarımız ise henüz bütününü göremediğimiz evrenlere işaret ediyor.

Bilinen tarihimiz boyunca etrafından dolaşılmış olan ama bilimsel anlamda ilk kez tohumları Jung tarafından ekilen eşzamanlılık, daha sonraları kuantum fiziğinin de işaret ettiği üzere, evrenin her bir parçasının birbiriyle ilişkili oluşu ile birleşince, konu ünlü biyokimya profesörü Rupert Sheldrake’in de ilgisini çekmişti. Sheldrake, farklı organizmaların kendi karakteristik gelişimlerine özel ilgi duyan bir bilim adamıydı ve hayatını morfogenetik; yani organizmalardaki karakteristik özelliklerin oluşumunu araştırmaya adadı. Lyall Watsan’ın bir projesi olan The Hundredth Monkey – Yüzüncü Maymun isimli teoride Sheldrake’in çalışmaları Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılan 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi kullanılarak anlatılır; Bir adada patatesleri yıkayarak yemeyi öğrenen maymun topluluğundaki maymun sayısı belirli bir sınırı aştığı anda, farklı adalardaki maymunların da patatesleri yıkayarak yedikleri gözlenmiştir. Sonuç olarak, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapının varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurdukları ileri sürülmüştür. Bu duruma “Kritik Kütle” de deniyor.

Herhangi biri, bir konuda farkındalık yaşadığında, başka insanların da aynı konuda farkındalık yaşama olasılığı artmaktadır.
– Rupert Sheldrake

Dr. Sheldrake’e göre; evrende bir olay sürekli tekrarlandığında morfik bir alan oluşuyor ve bu alanla kurulan rezonans aynı durumun başka yerlerde de tekrarlanma olasılığını arttırıyor. Yani bir davranış modeli bir kere ortaya çıktığında değişim başlıyor, yeterince uzun süre tekrar edildiğinde ise bunun morfik rezonansı tüm türü etkiliyor. Teorinin önemli noktası şudur; morfik rezonansın bir kez yayılmaya başlaması, tüm evrende yayılması demektir. Yani herhangi bir yerde yaşanan bir morfik alan, anında tüm evrende kıpırdanmaya başlayacaktır. Böylece kuantum fiziğinde EPR paradoksu adını alan durum, biyoloji bilimi tarafından cevaplanmış, A alanındaki değişimin B alanında neden etkisini gösterdiği açıklanmıştır.

Sheldrake, hayvanlarla sahipleri arasındaki telepatik ilişkiden yola çıkarak, organizmalarda meydana gelen karakteristik biçimlerin bir tür holistik alan tarafından kontrol edildiğini söyler. Ona göre morfik alan doğanın bir alışkanlığıydı ve bu durumun zihinsel faaliyetleri de etkilediğine inanıyordu. Kolektif bilincin varlığını işaret eden bu teori, aynı zamanda tüm soruların başlangıcı olan eşzamanlılık ile de bağlantı kuruyor ve Jung’ın düşüncelerine daha bilimsel bir yaklaşım getiriyordu. Üstelik morfegenetik alanlar sadece canlı organizmalara özgü değildi, kristaller de bu yaklaşımı sergiliyorlardı. 

Neticede bu alanlar bilinç ve hatırlama yeteneği ile yakından ilişkili olduğu için kristallerin de bilgiyi muhafaza eden bir yapıları olduğu düşünülüyor. Zaten fizikçiler genelde bir örneği çürütmek istiyorlarsa hemen kristalleri öne atar ve canlı olmadıkları halde kristallerde de görülen bir durumun iyi bir teori olmayacağını savunurlar. Oysa Sheldrake haricinde hiç kimse kuantum alanlarında tamamen canlı organizmalarla eşdeğer verilere sahip olan bu kristallerde, henüz kavrayamadığımız bir tuhaflık olabileceğini düşünmemiştir.

Morfik rezonans bize açıkça şunu söyler; tohumu bir kere ekilen bir bilgi, algı ya da süreç, kolektif bilince kaydedilir ve evrenin başka bir yerinde eşzamanlı olarak var olabilir. 

Bu duruma en güzel örneği yine bilim dünyasında yaşanmış şaşırtıcı bir hikaye ile verebiliriz. 17. yüzyılda Isaac Newton İngiltere’de, C.W. Leibnitz ise aynı anda Almanya’da brbirlerinden habersiz bir şekilde yeni bir hesaplama motoru geliştirmeye çalışıyorlardı. Aslında üzerinde çalıştıkları şey birebir aynıydı ve her ikisi de çalışmalarını eşdeğer sonuçlarla yayınladılar. Ama günümüzde Leibnitz’in yöntemini kullanıyor, Newton’a güveniyoruz. Benzer bir durum Nikola Tesla ve Edison arasında da yaşanmış, hatta eşzamanlılık yasasının öngördüğü üzere, benzer faktörler birbirlerini çekerek bu iki adamı aynı çatı altında çalışmaya kadar itmişti.

1991′de Amerika’da başlayan ve 12 yıl süren, Global Consciousness Project – Küresel Bilinç Projesi’nde, dünyanın dört bir yanında bilgisayarları aracılığıyla 7/24 çalışan insanlar bir hayli ilginç verilere ulaştılar ve morfik alanların öngördüğü gibi tek hedefte toplanabilen, küresel bir bilinç oluşturulabileceğini kanıtladılar. Morfik alanlarla çevrili insanlar ortak etki alanı ile birleşebiliyorlardı. Yani tıpkı yarasaların veya balıkların manyetik alanları algılayabiliyor olmaları gibi, insanlar da zihinleri aracılığıyla genel bir manyetik rezonans alanından bilgi algılayabiliyorlardı. Daha sonraları kuantum fizikçisi John Hagelin’in de açıkladığı üzere; geniş kitlelerce yapılan meditasyonlar esnasında yaratılan kolektif bilinç, gerçek anlamıyla çok büyük bir yaratım gücüne de sahipti.

Gerçekten bir şey bir kez öğrenildiğinde, bilinç tetikleniyor ve daha sonra bir başka kişi tarafından daha çabuk öğreniliyor. İşin garibi, Sheldrake’in teorisiyle ‘eşzamanlı’ olarak Terence Mckenna da, zamana karşı sınanmış binlerce yıllık bir bir pragmatizme dayanan Timewave Zero teorisini üretmişti. Zihnini kimya, kozmoloji, felsefe, bilinç, psikoloji ve dilbilim alanlarının her birinde uzmanlaşabilecek kadar geliştirmiş olan McKenna, algılarını geleceğe çevirmiş olan yakın arkadaşı Sheldrake’in aksine, geçmişin yığınlarının arasında geleceğin anahtarını bulmuştu. Paleolitik Şamanizm döneminden devraldığı bilgileri hiper uzaya kadar bağdaştırabilen bir adam olan McKenna’nın teorileri ile morfik alan çalışması birleştiğinde ise ortaya şöyle bir durum çıkıyordu; Bilincin evrimini gitgide daha da büyüterek, tetikleyerek ve hızla yayarak yepyeni bir noktaya götürüyoruz. Zihnimizin, bir radyo alıcısı gibi duyu organlarının haricindeki frekansları da algılayabildiği sonucuna varıyoruz. Hatta deyim yerindeyse, sanki paralel evrenlere dokunuyor, oradan çekip aldığımız bilgiyle kolektif bir gerçeklik yaratıyoruz.

Üstüne bir de McKenna’nın öngördüğü gibi 2012 sonunda insan bilincinde büyük bir algı değişikliği olursa, yani sıfır noktasına yaklaşıyorsak, zihnin evriminin şanlı yolculuğuna da bizzat şahit olabileceğiz demektir.
Halüsinasyona yol açan maddeler bir tür dış-feromon olarak işlev görüyorsa, primatlar ile halüsinojen bitkiler arasındaki bu dinamik ortak yaşam, aslında bir türden diğerine bilgi aktarımı anlamına gelir.
-Terence McKenna
 
  

Morfogenetik Alanlar
Arzu Prema

]]>
https://arzuprema.com/blog/morfogenetik-alanlar/feed/ 0 6329